Yalnızlığın Ötesinde

image_pdfimage_print

BODRUM PENİNSULA
( YALNIZLIĞIN ÖTESİNDE )


Banu 1950’li yıllarda İstanbul Üsküdar’da dünyaya gelmişti. 3 yaşlarına doğru babası ile annesi ayrılmış, onu halası büyütmüştü. O her zaman asi bir kız olmuştu. Asiliği ruhundaki fırtınadan geliyordu. Annesini bir daha görmemişti. Hatırlamıyordu da. Büyüme çağlarında arada babasına gider, fakat üvey anne istemediği için çok kalamadan halasına geri dönmek zorunda kalırdı. On beş on altı yaşlarında halası onun özgür yapısını baskı yaparak yok etmeye çalışmıştı. Fakat o baskılar artıkça onun özgürlük isteği de depreşiyordu. İlkokulu bu yüzden ancak bitirebilmişti. Tekstilde çalışıyordu.

Daha sonra bir ara Almanya’ya çalışmak için gönderilmiş ama orada çok fazla kalamayıp tekrar yurda dönmüştü. Bu arada babasını da kaybetmişti. Evleneceği, sevdiği bir adam vardı. Fakat bir gün tartışmışlar, Banu da kızmış o arada kendiyle evlenmek isteyen başka biriyle zengin olduğu için evlenmişti. Ona ekonomik anlamda her istediğini sunuyordu. Fakat sürekli başka yerlerde, başka kadınlarla beraber olduğu duyuluyordu. Tanınmış biri olduğu için dedikodular Banu’nun kulağına geliyordu. Kocası ona “ yetecek kadar paranı veriyorum. Daha ne istiyorsun?” diyordu. Erkeğin görevi eve para getirmek değil miydi?


İlk çocuğuna hamileyken hastalanmış, Kocası dâhil evde hiç kimse onunla ilgilenmemişti. Öksüzdü. Gidip sığınacağı kimse yoktu. Tekrar Almanya’ya dönmüş. Çalışmaya başlamıştı. Fakat kocası annesini göndermiş o da çocuğunun kendisi gibi babasız büyümesini istemediğinden geri dönmüştü.
Bir oğlu olduktan sonra da durum değişmedi. Güzel bir evi vardı. Para sorunu yoktu. İkinci çocuk olduktan sonrada yaşantı aynıydı. Banu kızgınlıkla yaptığı hatanın cezasını çekiyordu. Bu arada tüberküloza yakalandı. Evde ve kocasının ailesinde herkes öleceğini düşünüyordu. Doktora son gittiğinde durum iyice kötüydü. Hastalık iyice ilerlemiş, Banu bir deri bir kemik kalmıştı. Parkta oturmuş ağlarken yanına yaşlı bir teyze geldi. Kadın niye ağladığını sorduğunda, çaresizliğini anlattı. İlaçlar artık ona fayda etmiyordu.


Kadında her derdin bir çaresi olduğunu, kudret narı isminde zeytinyağlı bir bitki karışımı olduğunu, bu karışımı doğal bitki satan aktarlardan alıp sabah ve akşam içmesini söyledi.


Banu denileni yaptı. zamanla halsizliği geçmişti. Rahat yürüyebiliyor. Hareket edebiliyordu. Tekrar doktora gittiğinde, doktor röntgenlere baktığında çok şaşırmıştı. Ona nasıl iyileştiğini sorduğunda Kudret Narı’nı anlatmıştı. Ölümden dönmesine kimse inanamamıştı. Evde ilgizilikten başka değişen bir şey yoktu.


Bu arada Banu moda işleriyle ilgilenmeye başlamış, bölgenin başarılı modacıları arasına girmişti. Bir gün tesadüfen İstanbul’daki iş toplantılarının birinde geçmişte sevdiği, fakat ekonomik şartlardan dolayı evlenmek istemediği eski nişanlısına rastladı. İçi yandı. Üzüntülerin çokluğundan mı, mutsuzluğundan mı duyguları depreşti. İkisi de evliydiler. Banu zaten asla gizli ilişkilere giremezdi. Gizli bir sofuluğu vardı. Sert kadındı ama namusuna ve doğrulara da körü körüne bağlıydı. Eski arkadaşıyla birbirlerine iyi dert ortağı oldular, öyleki artık üzüldüğünde dertleşebileceği, duygularına paylaşabileceği biri vardı. Geçmişteki çok az güzel günlerini hatırlatan eski nişanlısıyla arkadaş, dost oldular. Evlendikten 30 yıl sonra biraz huzura kavuşmuştu.


Kocasının o bıçkın hayatı uzun sürmemiş, bir süre sonra mallar yavaş yavaş satılmış, kocasının anne ve babası da ölmüştü. Banu ve kocası ilk defa aynı evi gerçek anlamda paylaşıyorlardı. Çünkü kocasının parası bitmiş, kumar masalarına ve kadınlara para yedireceği ortamlara artık giremez olmuştu. İkisinin arasındaki duygularda bu zaman diliminde yaşanılanlardan dolayı ölmüş, az da olsa dostça olan duygular kin ve nefrete dönüşmüştü. Karşılıklı konuşacakları bir tek ortak yanları kalmamıştı. Çocuklar büyümüştü. Geçen bunca yıl içinde aslında Banu’nun kocası ile paylaştığı hiç bir ortam, bayram, tatil vs. olmamıştı. Eşinin varlığına dahi tahammül edemiyordu. İki yabancıydılar. Ekonomik sıkıntıların neden olduğu sorunları yüzünden Banu atölyesini kapatmak zorunda kalmıştı.


Bir gün gelen bir telefon ile geçmişinde çok sevdiği dert ortağının bu Dünya’dan bir kalp krizi sonucu ayrıldığını öğrendiğinde acısını yine yalnız yaşadı, içine gömdü.


Bulunduğu bu yabancı ortamdan uzaklaşmak, geçmişinden uzak bir ortamda kendini dinleyip, yeni bir gelecek hazırlamak istiyordu. Bu yüzden de evini, kocasını bırakarak Bodrum Peninsula’ya gitti. Kendini aydınlatacak, içindeki yaşama heyecanını yeniden canlandıracak, yeni bir umut, yeni bir hayat ve yeni bir gelecek için üç yıl Lemurya Kampında kendini anlamaya, yolunu bulmaya çalıştı…..


Hayatı yeniden yaşamak için umuda ulaşmak ve ulaşmaya çalışmak herkesin hakkıydı. Yaşamsal duyguların var olması için kişinin kendine yeni hedefler belirleyip yokluğun içinden vara geçmek ancak o duyguların yeniden var olması ile mümkündü. Bu da ancak içinizdeki tüm hücrelerin yeniden üremesi ve çoğalması ile sağlanabilecekti. Vara ulaşmak, yokluğun içinden nötre geçmek nötrden de artıya geçmekle olabilirdi. Ve Banu’nun vara ulaşması için yüreğindeki o karanlığı aydınlatacak Işık enerjisi alanı oluşmuştu.

Aut
Gülay KARAOĞLU

Author: Gülay KARAOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir