Solgun Çiçek

Gülay KARAOĞLU YAZARLARIMIZ

Paylaşmak önemsemektir!

image_pdfimage_print

Kadın başını önüne eğmiş elinden tuttuğu zayıf, çelimsiz kızı sürüyerek Adliye merdivenlerden iniyordu. Kız on dört yaşlarında görünüyordu. Sarı dalgalı kısa saçlarını tarayamamıştı bile. Önden bağlanmış bir eşarp annesinin başını kapatıyor, açık teni üzerinde öğlen güneşinin ışınları kırmızılıklar oluşturuyordu. Renkli basma şalvarı bölgenin geleneklerini yansıtırken kadının hayata tutunuş şeklini de sanki yansıtıyordu.

Onlar Adliye koridorlarından geçerken insanlar, “vah vah, zavallı kız, zavallı kadın” diyerek onların yerine feryat figan ediyorlardı. Kadın hep susuyordu, kızı ise kimsenin yüzüne bakamıyor, hayatın sillesine yemiş, omuzları çökmüş, üzerinden binlerce ton ağırlık geçmişçesine kamburlaşmış sırtıyla acılarını sineye çekerek yürüyordu.

Anne ve kızı suskundu. Konuşacak neleri kalmıştı ki?

Yaşadıkları bölge dağınık bir yerleşim yeriydi. Çam ağaçlarının çevirdiği arazilerin arasında yer alan küçük tarlalarda ektikleri ürünlerden elde ettikleri gelirlerle geçinirlerdi. Bazı ailelerde keçi ve koyunlarda vardı. Kimi aileler ise devletten aldıkları kredilerle seralar yapmışlardı.

Tek geçim kaynakları 300 metre karelik arazide ektikleri sebze meyveleri pazarda satarak elde ettikleri gelirleriydi. O da zamanla yetmemeye başladı. İlk eşi onu terk edip iş bulacağım diye büyük şehre gitmiş, bir daha da gelmemişti. Bu bölgede yalnız kadın olmak zordu. Ailesinin uygun gördüğü kişiyle ikinci evliliğini yaptı. Sevmesi, seçmesi ona bırakılmamıştı. Altı yaşında bir kızının olduğu da unutulmuştu. Namus dedikleri kavram, kadın olarak kendi başına var olamayacağı düşüncesi, ailenin kızlarını birine emanet etme duygusu, kadının varlığının olmadığı bölgelerde kadını istedikleri gibi satma, kullanma, konuşma ve özgürlüğünü kısıtlama hakkını sunuyordu. Bu bölgelerde kadının başında onu güden biri olmalıydı. Yemeğini, aşını kazanacak, onu toplumun kirli düşüncelerinden koruyacak, kadının özgürlüğünü namus adı altında kısıtlayarak kendi hayatını kendinin yönlendirmesi engelleyecek biri.

Su tesisatçısı olan adam evi orta halli geçindiriyordu. Kadında biraz daha şartlarımızı düzenleyelim diye temizlik işlerine gitmeye başladı. Bir süre sonra sıhhi işler azaldı, adam işler azaldıkça içmeye başladı ve kadın daha çok temizliğe gitmeye başladı. O çalıştıkça adamda daha çok içti.

Evin işi küçük kızın üzerine kalmıştı. Okula gidiyor, eve geliyor, o küçücük hali ile annesi yorgun geldiğinde üzülmesin diye evi topluyor, yemek hazırlamaya çalışıyordu.

Yine böyle günlerden birinde adam eve sarhoş geldi, annenin işi uzamıştı. Küçük kızın mutfakta yemek yapmaya çalıştığını gördü.

“ sen ne güzel kızsın böyle, ne beceriklisin” diye kızın yanağını okşadı. Adam yalpalıyor, ağzı burnuna karışıyordu. Sonra “gel öpeyim, çok şekersin” dedi. Suskun kız sekiz yaşındaydı. Daha anne sevgisini öğrenmiş, baba sevgisini görmemişti. Namusu korumak için eve giren adam, namussuz olunca hayatın tüm yükü küçücük kıza yüklenmiş, bu yetmezcesine küçücük vücudu bu namus bekçisinin iğrenç emellerine, zevklerine tüm toplum kurallarıyla birlikte sunulmuştu.

Kurallarını namus kavramı altında baskıyla korumaya kalkan toplum, bir genç kızın zayıf ve çelimsiz vücudunu ahlaken çökmüş bir sistemin içinde kendini bile idare edemeyen bir adama teslim etmişti.

Kadın dört yıl boyunca kızının neden sustuğunu neden konuşamadığını anlayamamıştı. Acaba anlayıp ta görmemezlikten mi gelmişti. ?

Adamın hem onu hem kızını kullanmasına göz mü yummuştu?

Suskun kız bir gün okulda, sırasında yorgun, aciz otururken öğretmeni yanına yanaştı. Neden gittikçe içine kapandığını sordu. Kız on iki yaşını yeni bitirmişti. Kız ağlamaya başladığında, tüm

Sular da akmaya başladı. Öğretmeni şok içindeydi. Dört yıldır, tam döööört yıldır evdeki o adam Çiçeği cinsel amaçları için kullanıyor ve annesi fark etmiyordu. Aynı evde, aynı iki küçük odalı evde, kör bir ışığın, cahilliğin, yalnız kalma, komşular ne der, adamsız kalma, kendine yetememe korkusu ve toplum baskısı kızını bir itin eline sunmuştu.

Kadın dört yıl boyunca kızına yapılan zulmü fark etmediğini söyledi. Adam bir kaç yıl hapis cezası aldı.

Kimse o küçücük bedenin ömür boyu hapse tıkıldığını, hayatının sonuna kadar ve hatta hayatının son anlarında bile bu acıları yüreğinde taşıyacağını anlamıyordu. Çiçek susuz kalmış, dalından koparılmıştı. Solmuş, kurumaya bırakılmıştı. Mahkeme sonucunda anneye bırakılan Çiçek korkulu gözlerle etrafına baktı, bir daha hiç kaldırmamacısına utanarak boynunu büktü. Utanması gerekenler utanmayıp yaygara yaptı. O kadın, o yabancı adam bir damla sevgi suyunu veremeyecekleri tohumlarını neden ekip hiç bir şey yapmamacasına doğanın ve toplumun katline devam ediyor, kendi yaşadıkları zulümlere zulüm katarak kendilerini ve çiçeklerini karanlığın içine hapsediyorlardı. Bilinçli öngörülerle, kadın hissiyatıyla değiştirebilecekleri ortamlara ulaşmaya çalışmıyor, çiçeklerini daha sulak, verimli topraklara ulaştırabilmek için neden mücadele etmeyip, doğanın, toplumun kurallarına teslim oluyorlardı. Neden?

Zavallı çiçek ve onun gibi çiçeklerimiz bu cahilliğin içinde acaba kaç defa daha karanlıklara teslim edilecek, karanlıklarda kurumaya bırakılacaktı. Bu toplum ne zamana kadar kör kalacaktı.

Gülay KARAOĞLU
Araştırmacı&yazar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir