Bir Zamanlar Hayat

Yaşanmış o kadar iyi veya kötü olaylar var ki!
Bunları anlatmaya dil yetmez ve/veya dilim varmaz. Bilinmesi de gerek aslında. İnsanın doğumundan bu yana yaşadıkları kimi zaman anlamsız, kimi zaman bilinçsiz ve kimi zaman da korku vericidir. İnsanoğlu her daim iyi/kötü olanı yansıtır. Ben buna taraftar değilim. Nasıl ki Batı Diyarbakır’ı her daim kötü duymuşsa… Hiç mi iyi yanı yok Amed’in… İyi yanı yoksa neden gelen bir daha gelmek istesin. Bu demek oluyor ki insanoğluna çok şey anlatmak düşüyor. Önemli olan doğruyu ve/veya gerçekleri olduğu gibi anlatmaktır. Geçmişten bugüne kıyaslama yaparsak teknoloji has safhada, ama insanlıkta çöküşte. Bu durumdan sadece ben değil, sizlerde üzüntü duyuyorsunuzdur. İşte gerçekleri çevreye, topluma ve tüm insanlara yansıtmak gerek.
Geçmişte yoksul hayatta mutlu ortamları görmek mümkün iken, Günümüzde uçta durum olmasına rağmen üzüntülü ortamlarla veya istenilmeyen durumlarla karşı karşıya gelebiliyoruz. Mesela çocukluk yıllarımda oynadığımız oyunlar: Topaç, gazoz kapağı, bilye… İken günümüzde bunların yerlerini Kantır, Metin 2… gibi savaş oyunları yer almaktadır. Geleceğimiz teknoloji üzerine kurulu sanki. Kalıplaşmış küçük beyinlerin derdini, büyük beyinler çekmemeli.
Albert Einstein bile beyninin tamamını kullanmamıştır. Bu halde olmasına rağmen daha derin düşünürlerken şuan ki otoritelerin düşüncesi yakma, yıkmayla sürer. Aslında geçmişin izlerini günümüze taşımak gerek bazen. Bir zamanlar ulaşım ve iletişim olarak zor şartlar altında isteklerimizi yerine getirirken; Günümüz coğrafyasında ve olanaklarında bu tür olanaklar ne kadar rahat da olsa geçmiş kadar akıcı değil. Günümüz şartlarında monoton ve anlamsız geliyor artık. Bir zamanlar hayat işte bizim hikâyemiz. Bir zamanlar kitap satışları reyting yaparken şimdi ise tıklanma oranları reyting yapmaktadır.

Bir zamanlar hayattan örnekler vereyim

Bir zamanlar içtiğimiz gazoz; şimdi pepsi, fanta, coca cola…
Bir zamanlar oyunlardan topaç varken; şimdi ise kantır, metin 2…
Bir zamanlar kerpiç ev varken; şimdi ise taş evler…
Bir zamanlar çadır ve tek katlı ev varken; şimdi ise apartmanlar, gökdelenler…
Bir zamanlar ulaşım olarak at, öküz, eşek varken; şimdi ise araba, gemi uçak…
Bir zamanlar iletişim olarak Güvercin, Duman varken; şimdi ise mektup, telefon, e posta…
Bir zamanlar murat 131 varken; şimdi ise a4, Q6, Ferrari…
Bir zamanlar yemekler yerde ve evde yenirken; şimdi ise lokantalar, otel, barlar da…
Bir zamanlar hayat işte bizim hikâyemiz.

İşte bir zamanlar unutmadığım ve unutulması da mümkün olmayan bir zamanlarım işte. Ben bunlara birkaç örnek verdim sizlerin aklına belki daha fazlası gelebilir. Bu yüzden geçmişin izlerini günümüze taşımalıyız. Ne eserler verdik ne eserler aldık. Uğruna can verdiğimiz topraklarda. Yaşanan bu olaylar günümüzde günümüz de halen yaygın olarak görünmekte bazıları… Her yeni bir günüm önceki bir günü hatırlatır bana. Önceki günüm ise üzüntülerimi…
Yazıma yaşanmış bir örnekle son vermek istiyorum.

YAŞANMIŞ BİR HİKÂYE
Paul, kız arkadaşı Margaret’e evlenme teklif etmişti. Margaret mutluluktan uçuyordu, ama bazı endişeleri, tereddütleri vardı. Margaret’e göre o ve Paul, birbirlerinden çok farklıydı.

Bir gün sahilde bir yürüyüşe çıkıp evlilik ve önemi hakkında biraz konuştular. Sahilin diğer ucuna vardıklarında, Margaret geri dönüp geldikleri yola baktı ve dalgaların ayak izlerini çoktan silmiş olduğunu gördü. Paul’a dönüp,

“Evliliğimiz de böyle olacaksa, pek şansımız yok demektir,” dedi.
“Zor günlerimizde birbirimize yardımcı olacağız, destek vereceğiz ki mutlu olabilelim,” dedi Paul.
Yürümeye devam ettiler. Margaret, dalgaların, ayak izlerinden sadece bir diziyi silip götürdüğünü ayrımsadı ve” Belki de birlikteliğimiz fazla uzun sürmeyecek ,” dedi. Paul bu defa hiçbir şey söylemedi, Margaret’i sırtına alıp, dalgaların ayak izlerini silemeyeceği bir çizgi doğrultusunda sahilin yürümeye başladıkları ucuna kadar gitti. Margaret’i yere bırakıp, ”

Bak, Margaret,” dedi.

“Biz birbirimize destek olamayacak durumda kalırsak Tanrı bize yardımcı olacaktır. Anlıyor musun?” Sonra dönüp tek sıra halinde uzayıp giden ayak izlerine işaret etti.

“Seni sırtımda taşıdığımı görmeyen birisi buradan tek bir kişinin geçtiğini düşünür, değil mi? Ama biz iki kişiydik.”

Margaret, Paul’un söylediklerinden çok etkilenmişti. O gece, Paul’un kendisine söylediklerini düşünmekten gözüne uyku girmedi. Kalkıp defterini aldı ve yazmaya başladı:

“Bir gece, bir adam bir rüya gördü. Rüyasında Tanrı ile birlikte sahilde yürüyordu. Birdenbire gökyüzünde yaşamından kesitler görmeye başladı. Gördüğü her sahnenin ardından, kumlarda biri kendisine, biri de Tanrıya ait olan ayak izleri beliriyordu.

Son sahneyi de gördükten sonra dönüp arkasına baktığında, bazı yerlerde dizideki izlerin çift değil tek olduğunu, bu kesikliklerin de yaşamının en zor, en mutsuz dönemlerine denk geldiğini ayrımsadı.

Bu durumdan kafası karışan adam Tanrı’ya sordu, ” Tanrım,” dedi, ” Senin yolunu izleyeceğime ilişkin söz verdiğimde, bana yanımdan hiç ayrılmayacağını söylemiştin. Ama fark ettim ki, yaşamımın en zor anlarında yanımda olmamışsın. Neden?”

Tanrı yanıtladı, ” Değerli çocuğum, seni hep sevdim, her zaman yanındaydım. Ayak izlerinin tek sıraya düştüğü yerler, seni sırtımda taşıdığım anlardır.”

Bu harika öykünün kendine özgü bir sevgi yoğunluğu var. Bugün bu öyküyü herhangi bir yerde, kartlarda, mücevher kutularında, hatta süs tabaklarında bile bulabilirsiniz. Ve evet,

Paul ve Margaret evlenip mutlu bir yaşam kurdular kendilerine.

“SEVGİ, SONSUZ BİR KAYNAKTIR”

Albert Justin

Yazar: Bilimkenti

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir