Elini Uzat Bana Anne-1

Tekne Kazıntısı babasını hiç
görmemişti. Annesini de hayal meyal hatırlıyordu. Annesi öldüğünde 5
yaşındaydı. Köylerinde okul yoktu. Öğrenciler onların köyünden daha ilerideki
köy okuluna gidiyorlardı. Kışın sabahları erken kalkıyor, ağıldaki koyunların
önlerine yazdan hazırladıkları saman, tahıl gibi yemleri atıp, suyunu koyuyordu.
Sonrada koşarak okula gidiyordu. Her sabah iki km koştuğu olurdu. 

Tekne Kazıntısı dağlara
hayrandı. Nervani’nin bu uçsuz bucaksız dağları onda özgürlüğü, gökyüzüne
uçmayı hissettirirdi. Yaşı küçüktü ama koyunları otlatmayı, meraya götürmeyi
çok iyi bilirdi. Yazın davarlar yonca tarlasında otların arasında geviş
getirirken o da bulduğu bir ağaç dalı altında yengesinin hazırladığı yoğurtlu
ekmeği yer, sonra uzanırdı. Ellerini kafasının arkasında yastık yapar
gökyüzünün uçsuz bucaksız derinliklerinde uçtuğunu hayal ederdi. Bulutların
arasından yeryüzüne bakar annesini arar, onunla büyük nehir kenarında
koşuştuklarını hatırlardı. Dar ve eğik vadide yürürlerken koşmaya başladığı bir
gün Nehir’e düşmüştü. Annesi bağırarak Nehir’e atlamıştı. Yüzmeyi bilmiyordu.
Neyse ki oğlunu tutmuş, bir dala tutunarak kenara çıkmışlardı.  Bu bereketli balık dolu azgın suların
oynaştığı Nehir’e her baktığında, o gün annesinin onu kaybetmekten ne kadar
korktuğunu ve birbirlerine nasıl sarıldıklarını, annesinin nasıl hıçkırarak
ağladığını hatırlardı.

“Oğlum sana bir şey olursa ben ne
yaparım” demişti. “Sen benim tekne Kazıntımsın, son umudumsun.”

Gökyüzü hayallerle doluydu.

Annesinin örgülü uzun saçlı
hayali hiç gözünün önünden gitmezdi. Dağ onu büyütüyordu. Orada onu kucaklayan
annesi vardı. Sarılan, sessizlikte yankılanan sesiyle ona geri dönen annesi !.
Annesi orada dağda her zaman onu bekliyordu. O çocuktu daha, sevgiye, sarılmaya
ihtiyacı olan bir çocuk. Çocukluğunu abileri, yengeleri elinden alıyorlardı.
Sıkılsa ona koşardı. Dağına, anne kucağına. Yüreği aydınlanırdı orada. Annesini
karşısında gördüğünde kafası rahatlar, günün tüm yorgunlukları,
huzursuzlukları, arsızlıkları onun kucağında son bulurdu. O yeşil dik, geçilmez
dağların ardından, arkasında mavi-beyaz bulutlar ile bembeyaz uzun elbisesi
içinde annesi görünürdü.

Büyük çoban köpeğinin
havlamasıyla dağılmış davarları toplar güneşin karşıdan batışa geçtiği bir
sırada köye girerdi. Hadi yürüyün diye davarların etrafında biraz daha çocukça,
biraz daha büyümüş, delikanlılığa geçmiş bir adam misali koştururdu. Köye
girmesi ile beraber o güzel hayaller biter annesi yavaş yavaş kaybolur, o elini
uzatırdı,

“Gitme Anne” diye.

Araştırmacı Yazar: Gülay KARAOĞLU




Eğitimin Sosyal Temelleri

           Eğitim, bir toplumun ekonomik,
sosyal, siyasal ve kültürel koşullarına göre belli bir özellik kazanır veya
kazanmak zorundadır. Çünkü eğitim, bir toplumun istek ve ihtiyaçlarını yerine
getirmekle ve o toplumun istediği nitelikte insanlar yetiştirmekle yükümlüdür.
Eski zamanlarda eğitimin bu görevi yerine getirmesi oldukça kolaydı.
Toplumların durağanlığı ve insan ihtiyaçlarının az ve sınırlı olması ve işi
kolaylaştırmakta idi. Günümüzde, toplumsal gelişme ve değişmelerin doğal bir
sonucu olarak, bu görevin yerine getirilmesi gittikçe zorlaşmaktadır. Toplumsal
gelişme ve değişmelere ayak uydurma durumunda olan çağdaş eğitim, toplumların
bugünkü ve gelecekteki ihtiyaçlarına göre, nitelik kazanmak zorundadır.
Toplumun temel gereksinimi etrafında toplanmış birçok kişi tarafından
paylaşılmış bulunan davranış örnekleri bileşimine toplumsal kurum diyebiliriz.

          Ailenin çocuk üzerindeki işlevlerine
bakıldığın aile ev eğitim arasında önemli bir bağ olduğu söylenebilir. Toplumun
sağlıklı bir yapıya sahip olup olmamasında da ailenin önemi vardır. Çünkü aile
yalnızca eğitimde değil diğer bütün toplumsal kurumlarda görev üstlenir.
Toplumsal kurumlar kendi içlerinde çeşitli parçalardan oluşurlar. Bu parçalar
bir bütün halinde bulunmak ve birbirlerini desteklemek zorundadırlar. Aksi
durumda kurumların amaçlarını gerçekleştirmesi tehlikeye düşebilir. Toplumsal
kurumlar uzun süre yaşamak mal ve hizmet üretmek için kurulurlar.

         Ailenin toplum için çok önemli bir
kurum olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü aile toplumun çekirdeğini oluşturur.
İnsanoğlunun ilk olarak gerçekleştirdiği toplumsal kurum ailedir. Eğitimin de
önemli bir toplumsal kurum olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla eğitim aileden
başlar. Bu kurum toplumu oluşturan bireylerin ve toplumsal kurumların eğitim
gereksinimlerini karşılamak, toplumun uzun süre mutlu bir şekilde yaşamasını
sağlamak üzere kurulmuştur. Toplum halinde yaşayan insanlar birbirleri ile
yaşamları boyunca ilişki ve işbirliği içinde olmak durumundadırlar. Çocuk
doğunca, aile üyeleri ile okula gittiğinde öğretmeni ve arkadaşları ile
etkileşimini ve ilişkisini sürdürür. Bu ilişkileriyle de öğrenir ve
toplumsallaşır. Bir insanın diğer insanlarla kurduğu sürekli ya da geçici olan
bu ilişkilere sosyal ilişki diyoruz.

        Toplumdaki sosyal ilişkilerin bir düzen
içinde yürütülmesi toplum yaşayışı bakımından önemlidir. Bu nenle toplumsal
yaşamda, toplumun bireyleri tarafından, birbirleri ile olan sosyal ilişkilerini
düzenleyen pek çok kural konulmuştur. Bu kurallar bir yandan bireyin özgürce
yaşamasına olanak sağlarken, diğer yandan da onun özgürlüklerini
kısıtlayabilmektedir. Kuralların ortaya çıkardığı kısıtlamaların dengesi iyi
ayarlandığında, toplumsal düzeni sağlayıcı bu kurallar bireyin yararınadır.
Hukukun amacını; toplumda adaleti sağlama, toplum düzenini sağlama, toplumun
bireylerinin gereksinimlerini karşılama olarak özetlemek olanaklıdır. İnsanlar
doğdukları andan itibaren ölünceye kadar gereksinimlerini karşılama çabası
içine girerler.

          İnsanların gereksinimleri yeter
düzeyde karşılandığında bu onlara haz, karşılanmadığında ise üzüntü verir.
Toplumların tüm ekonomik çıkarlarının dolayısıyla da üretimlerinin başarılı
sonuçlara ulaşıp ulaşmamasını etkileyen en önemli öğenin ekonomik düzen
olduğunu söyleyebiliriz. Kıt kaynakların verimli kullanımı toplumsal
zenginliğin artmasında önemlidir. Ekonomi kurumu, yalnızca bireysel değil, aynı
zamanda toplumsal çıkarları da belli bir düzene koyan bir kurumdur. Politika,
bir toplumun yönetim ilişkilerini ve yönetim süreçlerini belli kurallara
bağlayan bir toplumsal kurumdur. Yönetim toplumsal bir olaydır. Toplumu, bir
arada tutan önemli toplumsal kurumlardan birisi de din kurumudur. Dinin hemen
bütün kültürlerdeki görevi insanı günlük yaşayışın sıkıntılarından kurtarıp, iç
rahatlığına götürmesi ve insanın kendini denetlemesine olanak tanımasıdır. Din
aynı zamanda, toplumsal kuralların insanlara kazandırılmasında, diğer toplumsal
kurumlara yardım sağlamada da görev alan bir toplumsal kurumdur. Din bu
anlamda, toplumsal denetime yardımcı olur, bireylere rehberlik eder.

      Genel anlamda eğitimin sosyal temelleri
temel alınmalı, gerek kültürel gerek toplumsal olarak ele alınmalı ki aşılması
gereken durumlar kendi kendine yenilikler oluşturabilsin.

Ali
KUTAY / Eğitimci-Şair-Yazar




Cam Kırıkları

Karmaşık düşünce ve duygularda boğulurken dostluklarla güzel ilişkilerde bulunmak istersiniz. Ayırım yapmazsınız dişil veya eril…Ama sizin bu özgür düşünceleriniz toplum dışıdır. Çünkü bu toplumda bir dişil bir erille yan yana gelirse muhakkak başka şeyler düşünmeli, dostluklar beraberliğe kaymalıdır. Kadın özgürdür. İçindeki sevgi tutsağında söz verdiği duygularda uzakta var olanı beklemektedir. Sessizce sevdiğini beklerken ne zamanı, ne günü, nede yaşamın kaybettirdiklerini düşünmektedir. O sadece dostça duygularda, elinden geleni toplum için yapmaya, insanları tanımaya, yazmaya ve gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Bunun içinde kimi zaman tekmelendiği, kimi zaman dövüldüğü, kimi zaman ” sen ne bilirsin ki” diye horlandığı ortamlardan geçerken, uzaklaşırken her şeye rağmen insanlara eril veya dişil olarak değil tek bir pencereden “İNSAN” olarak bakabilmeyi seçmiştir. Hatalar, evet insanın benliğinde var olandır. Hata yapmadan doğruların bulunamayacağı ortamlarda yaşarken dersini belki almış, belkide almamıştır……

Bu yüzdende yapacaklarından, dostluklarından, arkadaşlıklarından, inançlarından, inandıklarından, görerek ve araştırarak öğrenmeden asla vaz geçmeyecektir. O HAYATIN CAM TUTKULARINA korkmadan dokunmuş, kırılan cam kırıklarına basarak, bazen kanayarak gerçek tevekkül yolunu bulmuştur. Bu yolda inandıklarını, sevdiklerini kaybetmiş yinede son kalan ona inananlarla beraber daha büyük AYNALARDA yolunu bulmaya, egolarına bir yön vermeye çalışmış, İNSAN’ın CAM TUTKULAR içinde yolunu izlemiş ve her kırık CAM’dan bir hikaye çıkarmıştır. Ve yaptıklarına inanan bir İNSAN olarak Der ki;

Zayıflıklarımız KIRIK CAMLAR’da kaybolurken gücümüz düşlerimizle beraber inandığımız yollarda dostça, arkadaşça paylaşımlarda, ne dişil, nede eril olarak değil, sadece ve sadece “İNSAN” olarak karşılığını bulmalı, daha yüce GÖNÜL AYNALARINDA yerini almalıdır…..

Gülay KARAOĞLU / Araştırmacı-Yazar




Yalnızlığın Ötesinde

BODRUM PENİNSULA
( YALNIZLIĞIN ÖTESİNDE )

Banu 1950’li yıllarda İstanbul Üsküdar’da dünyaya gelmişti. 3 yaşlarına doğru babası ile annesi ayrılmış, onu halası büyütmüştü. O her zaman asi bir kız olmuştu. Asiliği ruhundaki fırtınadan geliyordu. Annesini bir daha görmemişti. Hatırlamıyordu da. Büyüme çağlarında arada babasına gider, fakat üvey anne istemediği için çok kalamadan halasına geri dönmek zorunda kalırdı. On beş on altı yaşlarında halası onun özgür yapısını baskı yaparak yok etmeye çalışmıştı. Fakat o baskılar artıkça onun özgürlük isteği de depreşiyordu. İlkokulu bu yüzden ancak bitirebilmişti. Tekstilde çalışıyordu.

Daha sonra bir ara Almanya’ya çalışmak için gönderilmiş ama orada çok fazla kalamayıp tekrar yurda dönmüştü. Bu arada babasını da kaybetmişti. Evleneceği, sevdiği bir adam vardı. Fakat bir gün tartışmışlar, Banu da kızmış o arada kendiyle evlenmek isteyen başka biriyle zengin olduğu için evlenmişti. Ona ekonomik anlamda her istediğini sunuyordu. Fakat sürekli başka yerlerde, başka kadınlarla beraber olduğu duyuluyordu. Tanınmış biri olduğu için dedikodular Banu’nun kulağına geliyordu. Kocası ona “ yetecek kadar paranı veriyorum. Daha ne istiyorsun?” diyordu. Erkeğin görevi eve para getirmek değil miydi?

İlk çocuğuna hamileyken hastalanmış, Kocası dâhil evde hiç kimse onunla ilgilenmemişti. Öksüzdü. Gidip sığınacağı kimse yoktu. Tekrar Almanya’ya dönmüş. Çalışmaya başlamıştı. Fakat kocası annesini göndermiş o da çocuğunun kendisi gibi babasız büyümesini istemediğinden geri dönmüştü.
Bir oğlu olduktan sonra da durum değişmedi. Güzel bir evi vardı. Para sorunu yoktu. İkinci çocuk olduktan sonrada yaşantı aynıydı. Banu kızgınlıkla yaptığı hatanın cezasını çekiyordu. Bu arada tüberküloza yakalandı. Evde ve kocasının ailesinde herkes öleceğini düşünüyordu. Doktora son gittiğinde durum iyice kötüydü. Hastalık iyice ilerlemiş, Banu bir deri bir kemik kalmıştı. Parkta oturmuş ağlarken yanına yaşlı bir teyze geldi. Kadın niye ağladığını sorduğunda, çaresizliğini anlattı. İlaçlar artık ona fayda etmiyordu.

Kadında her derdin bir çaresi olduğunu, kudret narı isminde zeytinyağlı bir bitki karışımı olduğunu, bu karışımı doğal bitki satan aktarlardan alıp sabah ve akşam içmesini söyledi.

Banu denileni yaptı. zamanla halsizliği geçmişti. Rahat yürüyebiliyor. Hareket edebiliyordu. Tekrar doktora gittiğinde, doktor röntgenlere baktığında çok şaşırmıştı. Ona nasıl iyileştiğini sorduğunda Kudret Narı’nı anlatmıştı. Ölümden dönmesine kimse inanamamıştı. Evde ilgizilikten başka değişen bir şey yoktu.

Bu arada Banu moda işleriyle ilgilenmeye başlamış, bölgenin başarılı modacıları arasına girmişti. Bir gün tesadüfen İstanbul’daki iş toplantılarının birinde geçmişte sevdiği, fakat ekonomik şartlardan dolayı evlenmek istemediği eski nişanlısına rastladı. İçi yandı. Üzüntülerin çokluğundan mı, mutsuzluğundan mı duyguları depreşti. İkisi de evliydiler. Banu zaten asla gizli ilişkilere giremezdi. Gizli bir sofuluğu vardı. Sert kadındı ama namusuna ve doğrulara da körü körüne bağlıydı. Eski arkadaşıyla birbirlerine iyi dert ortağı oldular, öyleki artık üzüldüğünde dertleşebileceği, duygularına paylaşabileceği biri vardı. Geçmişteki çok az güzel günlerini hatırlatan eski nişanlısıyla arkadaş, dost oldular. Evlendikten 30 yıl sonra biraz huzura kavuşmuştu.

Kocasının o bıçkın hayatı uzun sürmemiş, bir süre sonra mallar yavaş yavaş satılmış, kocasının anne ve babası da ölmüştü. Banu ve kocası ilk defa aynı evi gerçek anlamda paylaşıyorlardı. Çünkü kocasının parası bitmiş, kumar masalarına ve kadınlara para yedireceği ortamlara artık giremez olmuştu. İkisinin arasındaki duygularda bu zaman diliminde yaşanılanlardan dolayı ölmüş, az da olsa dostça olan duygular kin ve nefrete dönüşmüştü. Karşılıklı konuşacakları bir tek ortak yanları kalmamıştı. Çocuklar büyümüştü. Geçen bunca yıl içinde aslında Banu’nun kocası ile paylaştığı hiç bir ortam, bayram, tatil vs. olmamıştı. Eşinin varlığına dahi tahammül edemiyordu. İki yabancıydılar. Ekonomik sıkıntıların neden olduğu sorunları yüzünden Banu atölyesini kapatmak zorunda kalmıştı.

Bir gün gelen bir telefon ile geçmişinde çok sevdiği dert ortağının bu Dünya’dan bir kalp krizi sonucu ayrıldığını öğrendiğinde acısını yine yalnız yaşadı, içine gömdü.

Bulunduğu bu yabancı ortamdan uzaklaşmak, geçmişinden uzak bir ortamda kendini dinleyip, yeni bir gelecek hazırlamak istiyordu. Bu yüzden de evini, kocasını bırakarak Bodrum Peninsula’ya gitti. Kendini aydınlatacak, içindeki yaşama heyecanını yeniden canlandıracak, yeni bir umut, yeni bir hayat ve yeni bir gelecek için üç yıl Lemurya Kampında kendini anlamaya, yolunu bulmaya çalıştı…..

Hayatı yeniden yaşamak için umuda ulaşmak ve ulaşmaya çalışmak herkesin hakkıydı. Yaşamsal duyguların var olması için kişinin kendine yeni hedefler belirleyip yokluğun içinden vara geçmek ancak o duyguların yeniden var olması ile mümkündü. Bu da ancak içinizdeki tüm hücrelerin yeniden üremesi ve çoğalması ile sağlanabilecekti. Vara ulaşmak, yokluğun içinden nötre geçmek nötrden de artıya geçmekle olabilirdi. Ve Banu’nun vara ulaşması için yüreğindeki o karanlığı aydınlatacak Işık enerjisi alanı oluşmuştu.




Çocuk İstismarı

          Ailelerin ve sosyal çevrenin çocuk
üzerinde uyum göstermesi gereken konuların başında çocuk istismarı gelmektedir.
Sosyal uyum ile ilgili çalışmalar, ailenin çocuk üzerindeki ilk etkilerinin son
derece önemli olduğunu göstermiştir. Evlerinde yakın bir ilgiyle demokrasinin
birleştiğini gören çocuklar, özgür ve arkadaşlarıyla ilişkilerinde daha etkin,
daha girişken, yaratıcı fikirler ileri sürebilen, fikirlerini serbestçe söyleme
eğiliminde görülen çocuklar olmaktadırlar. Buna karşılık daha sert bir denetim
altında tutulan ya da eğitim yöntemleri değişken olan ailelerde büyüyen
çocuklarda ise, karşı çıkma ve saldırganlık gibi yollarla kendini kabul
ettirmek istemekte ve kendi iç dünyalarını açıklamakta zorluğa uğramaktadırlar.
Gerek evde gerek çevre koşullarında çocuk istismarları boy göstermekte olup,
olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Anne-babalar, çocuklarının bağımsızlık uğruna
giriştikleri çabaları destekledikleri ve zor durumlarda onlara yardımcı
oldukları takdirde, çocuklarda bağımsızlık duygusunun kolayca geliştiği
görülür. Hor gören, cezalandıran ya da hem sevip hem de soğuk davranan anne ve
babaların çocukları bağımlı bir kişilik yapısına sahip olmaktadırlar. Çocuk
istismarlarının önüne geçmek gerek. Bu istismarlarla baş edebilmek için
toplumun bilinçlenmesinin yanı sıra ailenin de çocuk için gerekli önlemleri
alması gerek.

          Dengeli, duygusal ve toplumsal
etkileşimin güçlü olduğu aile ortamında yeterli güven, sevgi içinde büyüyen
çocuklar gelişimleri için gerekli deneyimleri edinebilirler. Her anne-babanın
bilerek ya da bilmeyerek çocuklarına karşı tutumları değişik olabilmektedir.
Bazı çocuklar daha çok sevilmekte, bazıları istenmeyen çocuk olarak görülmekte,
bazılarına baskı yapılmakta, bazılarına ise daha çok hoşgörü gösterilmektedir.
Bütün bu tutumlar, çocuğun hem kişiliğinin, hem de sosyal gelişiminin değişik
biçimler kazanmasına yol açabilmektedir. Bundan dolayı ki çocuklara karşı olan
tutumlarımızın yerine ve zamanına uygun olması neticesinde sıkıntılarımızın
azalması görülmektedir. Çocuk istismarları sadece fazla ilgi ve ilgisizlikle
oluşmamaktadır. Çocuk istismarlarında kendini bilmeyen insanlar cinsel istek ve
dürtülerini tatmin edebilmek için de kullanırlar. Asıl konumuz bu aslında. Çocuk istismarı ve ihmali

          Toplumlar arasında sosyokültürel
faklılıklar olması ve çeşitli disiplinlerce incelenmesi nedeniyle istismar ve
ihmalin evrensel bir tanımını yapmak pek mümkün değildir. İstismar, 0-18 yaş
grubundaki çocuğun kendisine bakmakla yükümlü kişi veya kişiler tarafından
zarar verici olan, kaza dışı ve önlenebilir bir davranışa maruz kalması olarak
tanımlanmıştır. Ama bu demek değil ki insanlarımız sadece 0-18 yaş gurubunu
kapsar. İstismarlar her yaşta var ama bizim konumuz çocuk istismarı olduğundan
dolayı 0-18 yaş grubunu ele aldık. Çocuğun fiziksel, sosyal ve psikolojik
gelişimini etkilemesi risk altına sokması istismar olgusunun bir özelliği
olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerekli temel ihtiyaçları karşılanmayan, cinsel
bakımdan kullanılan, dövülen, karanlık odalara kilitlenen çocukların sayısı
oldukça fazladır. Bu davranışların yanı sıra ebeveynin çocuğu dikkate almaması,
gerekli özeni göstermemesi gibi pasif davranışları da çocuğa zarar verici
olabilmektedir. Çocuk istismarları belirtilen durumlarda fazla görülmektedir. 

 Duygusal İstismar: Tanımlanması en zor ancak en sık rastlanan istismar türüdür. Psikolojik gelişmenin duraklamasına neden olacak sözel istismarı veya aşırı emirleri kapsayan, çocuğun kimliğini zedeleyen ve bozuk davranışları ortaya çıkaran tavırları içerir. Duygusal istismar diğer tüm kötü muamele biçimlerini şemsiye gibi altına toplayan bir olgudur.

Cinsel İstismar: Kız ya da erkek çocuğun yetişkin tarafından cinsel
tatmin amacıyla doyum aracı olarak kullanılması, fuhuş ve pornografiye
yöneltilmesidir.  

Fiziksel İstismar: Çocuğun kaza haricinde yaralanması ve
örselenmesi söz konusudur. En yaygın rastlanılan ve belirlenmesi en kolay
istismar tipidir. Bir tokattan çeşitli objelerin kullanımına uzanan
cezalandırma yöntemlerini kapsar.

         Bu davranışları üzerinde durulmalı, bu
davranışlar üzerinde kalıcı olan ve/veya çocuk için olumsuz etki yaratan
durumların farkına varıldığı andan itibaren çocuk istismarına maruz kalanların
gerekli tedbirlerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini bilmek gerek. Aksi halde
gelecek dönem çocukların olumsuz kimlik geliştirmeleri ve bu durumdan da
olumsuz hareketlerde bulunmaları anbeandır. Genel anlamda çocuklar bizler için
yaşam kaynağıdır. Onları istismar etmek yerine çiçek gibi sulayalım. Gelecek
nesiller için yaşam kaynaklarıdır çocuklarımız. Onlara sahip çıkalım.

Ali KUTAY / Eğitimci-Şair-Yazar




Engel Kim?

         
Engel engeli olmayan bireylerin engellilere olan bakış açısı. Engelli olmak
değil engel koymak engelli. Engellilerin yaşayabildiği birçok şeyi acaba biz
engelsizler yapabiliyor muyuz?

Düşünün bakalım

Otistik bir çocuğu:  Onun
düşüne bildiğini siz düşüne biliyor musunuz?

Down Sendromu olan bir çocuğu: Onun
kadar mutlu görüne bilmeyi ve onun kadar yemek yemeyi becerebilir misiniz?

Fiziksel Engelli: Onun kadar zorlanabiliyor musunuz?

İşitme Engelli: Onun duymak istemediklerini sizde duymazlıktan gelebiliyor
musunuz?

Görme Engelli: Onun penceresinden bakabiliyor musunuz ya da onun gibi
karanlıklarda dolaşabiliyor musunuz?

Düşünün ama onların düşündüklerini
düşünemezsiniz. Neden mi? 

         
Çünkü engelsizsiniz. Oysa engelli arkadaşlarımızın, çocuklarımızın,
yakınlarımızın vb. engelli gördüğümüz tüm bireylerin engelli olmadığını normal
bireymiş gibi görmek isteyişimiz engellerin ortadan kalktığının göstergesi
olacaktır. Mesela iki ayağı olmayan, iki kolu olamayan, gözleri görmeyen, kulakları
duymayan… Şampiyonlar gördünüz mü yada görmek istediniz mi? Ama bizim aklımızda
şampiyon olarak dört büyükler gelmektedir. Hala engel biziz. Görmüyoruz
olanları, duymazlıktan geliyoruz. Hissetmiyoruz dokunmadan geçip gitmek neden.
Soruyorum neden?

Haklısınız bunca Facebook, Twitter,
msn… Takipçisi varken kim takar engelliyi.

         
Beyinlerin yıkandığı bu dünyada sınır yok. Akla hitap eden çözüm yollarından
kimi kalpazanlığını, kimi çeker silahını… Yazarın ne günahı ne tek sığınağı
kalem der…

         
Engelli vatandaşlarımıza engelli diye seslenmeyelim. Onları engelsizler grubuna
dahil edelim. Biri benim kardeşim, ailem, çocuğum olsun ya diğerleri… Sizlerde
onlara sahip çıkacak mısınız? Haydi, kızlar okula kampanyası varda haydi el ele
engellileri engelsizler grubuna alalım kampanyası neden olmasın. Ben uzattım
elimi şimdiden. Sizlerinde kalemimize katkıda bulunmanızı Fare ( Blok ) tan,
Twitter’den paylaşmanızı ve artık engelliyle el ele paylaşımlarımızı
esirgemeyelim.

Asıl engel engelli olmak. Ben
Berlin duvarını yıkarak engeli kaldırmak istedim. Ya siz…

Ali KUTAY / Eğitimci-Şair-Yazar




Cennetin İçinde Cehennemi Yaşamak-II

Gün batıyordu. Denizden hafif
dalga sesleri geliyordu. Her akşamki kış güzelliğinde yine kızıllaşan gün sanki
ben istersem bu dünyayı yakarım der gibiydi. Arkada gittikçe kararan ormanda,
ağaç gölgeleri rüzgârın her kıpırdanışında oynaşıyordu. Restoranın açık
avlusunda denize doğru eski bir tahta sandalyeye oturmuş, yanan ateşe bakan bir
kadın silueti görünüyordu. Kararan ormanın gölgeleri kadının üzerine düşmüştü.
Arada bir eğiliyor. Ateşe bir kaç çalı atıyor, başını kaldırıp karşıdaki köye
bakıyor, silik köy lambalarının yanmaya başladığını görüyordu. Lambalar
yandıkça ormanın karanlığı daha bir koyulaşıyordu.

Kadın
kafasını kaldırdı, göğsünü gererek nefes aldı. Kısa dalgalı sarı saçları
altındaki narin ve zayıf bedeni, beyaz teni kararan kızıllıkta fark ediliyordu.
Kalın kazağının altında siyah bir tayt ve taytın üzerinde dizlerine kadar eski
siyah çizmeler giymişti. Solgun ışıkta bakıldığında fantastik bir âlemde
yaşayan, üzerinde tüm evrensel pozitif ışık enerjisini taşımaya çalışan narin
ama güçlü bir kadın görülüyordu.  Çöken
karanlığın kızılımsı ışık yansımaları ve dalgaların esintisi altında zayıf
yüzüne dikkatlice bakıldığında ela gözlerindeki hüznü görebilirdiniz. Ateş
yükseldikçe sislerin içinden kadın ve etrafı aydınlanıyordu. Bir kaç camı,
kapıları köyden gönderilen Karanlık Varlıklar tarafından kırılmış, elektrik
kabloları kesilmiş ve sıvası dökülmüş restoranın gölgesi, harabe bir vaziyette
korku yaratıyordu. Bu karanlık ortamda, bu ıssız ormanda, bu harabede
birilerinin yaşam savası vermesi inanılacak gibi değildi.

Kadın
yüksek sesle “ Evren hepimizin. Adalet eninde sonunda hakka kavuşacaktır.
Sizler ışığın enerjisini sömürüpkaranlık güçlere teslim olabilirsiniz. Bu
ortamdaki varlıkları körleştirebilirsiniz, sağırlaştırabilirsiniz. Bilinçlerine
kadar uzanıp istediklerinizi programlayabilirsiniz. Karanlık gücünüzün doruğunda bir narsis’likle biz buraların
efendileriyiz de diyebilirsiniz. Tüm karanlık varlıklarınızla bu Dünyayı
ele geçirmeye çalışıp dişileri, Karanlık Varlıkları bir araya toplayıp, ne
yapalım tanrıda bizi böyle yarattı deyip,korkularla güç kazanmaya
çalışabilirsiniz. Küçük kızları uluslararası işlerinizi yürütmek için onların
askerlerine sunar, kabul etmeyenleri azgın köpeklerin önüne yem de
yapabilirsiniz.

Yaptığınız
kötülüklerle öğünür, 1980’li yıllarda kimse bu gölde bizden izinsiz balık
tutamazdı, tutanları da kendi koşullarımızda cezalandırırdık derken,
titreyerek, ağzınızda yaratana ulaşmak için sahte dualarla, elinizde
teşbihinizle, her dönemin adamı olarak, bu yaştan sonra tanrıya kendinizi
affettirmeye çalışabilirsiniz.” Diye söylendi.

Eline
aldığı ince belli bardağa çayını koyarken özgüveni yüksek bir şekilde karşı
koyu yeşil dağlara, sonra aşağıdaki sahilde dizili Karanlık Varlıkların
evlerine, başkalarının arazileri üzerine inşa edilmiş evlere baktı.“ Konseye
hakkımızda bir dolu sahte rapor sunabilirsiniz, bizi korkutmak için bir dolu
yöntemde kullanabilirsiniz, burada karşınızda hepinize karşı güçlüyüm, çünkü
içimdeki sevgi ışığımla bu karanlığı aydınlatmaya çalışıyorum. Işığımı da
kesseniz, suyumu da kesseniz, sonu yok oluş olsa dahi, mücadeleme devam
edeceğim.” Diye düşünerek çayını yalnızlığın içinde doğan bir ışık huzmesi
içinde yudumladı. Kırkını yeni geçmiş genç bir kadının umutlu gülümseyişiyle
güzel yüzü nurla aydınlanmıştı. Hep kibar bir bürokrat olarak yaşamıştı. Ama
hayat bu cennet içinde, Lemurya diye adlandırdığı bu kampta ona görmediklerini
de, yaşamadıklarını da öğretmişti.

Elektriksiz ve susuz, yedi senedir bu ormanda yaşayan bu zarif kadın; yağmur suyunun bereketini, deniz suyunun yakamozlarını ve yıldızların aydınlığını ruhuna sindirmiş olmanın temizliğini ve mutluluğunu yaşıyordu. Kendini bir Lemuryan olarak görüyordu. Kampa da Lamuryan kampı adını vermişti. O yaşam yolculuğunda kaderine razı gelen olarak değil, deneyimler yaşayarak, mücadele ederek, sevgi ile tekâmüle ulaşmayı amaçlıyordu. Bu köyün en güzel koyunda, bu cam kubbenin altındaki cennette bulunduğundan dolayı bir minnet duygusuyla, çamların arasından gökyüzünün sihirli aydınlığına baktı. Ve tek Yaratana bundan sonra yaşayabileceklerinden dolayı onu koruması için dua etti.

Araştırmacı Yazar: Gülay KARAOĞLU




Otizm İle Yaşamaya Başlamak

Eğer çocuğunuza yeni
Otizm teşhisi konulmuşsa, büyük ihtimalle şu anda oldukça karmaşık duygular
içerisindesiniz ve otistik çocuğunuzla birlikte hayatın geri kalan kısmını
nasıl geçireceğinizi, otizmi ile nerden nasıl başlayacağınızı bilmiyorsunuz.
Zaman içindeki belki daha önce adını bile duymadığınız otizm konusunda çok şey
öğreneceksiniz. Ama sizin için en önemli bilgiler her zaman diğer otistik çocuk
ailelerinin, yani sizin gibi otistik ile yaşayanlardan gelenler olacaktır.

Amacımız yaşadığımız
hayatın ortak noktalarından çıkardığımız sonuçları ve aldığımız dersleri
sizlerle paylaşmak ve sizin, bizim birçoğumuzun kaybettiği zamanı kaybetmeden,
yaptığımız yanlışlara düşmeden bu yeni ve farklı yaşama başlamanızda size küçük
bir yol haritası çıkarmak.

Durum ne olursa olsun kendinizi suçlu
hissetmeyin. Otizm sizin suçunuz değil. Teşhis sonrası birçok anne baba, otizme
sebep olabileceklerini varsaydığı bazı nedenlerden dolayı kendilerini yâda
eşlerini suçlayabiliyorlar. Ama aslında siz yanlış hiçbir şey yapmadınız. Çünkü

Otizm henüz, çocuk anne karnındayken teşhis
edilemiyor. Her yaşta, her kültür düzeyinde ve dünyanın her yerindeki
insanların otistik bir çocuğu olabilir. Çocuk sahibi olmayı isteyip istememenizin,
çocuğunuza ilgi gösterip göstermemenizin, eşinizi sevmenizin ya da
sevmemenizin  çocuğunuzun otistik olması ile hiçbir ilgisi ya da etkisi
yoktur. Böyle bir durumda hemen diğer otistik çocukların aileleriyle irtibata
geçiniz. Bu durumda sizin kendinizi yanlış yâda çaresiz kalmadığınızı gösterecektir.
Böyle durumlarda Otizmi kabul edin.

Bunun sizin için ne kadar zor olduğunu
biliyoruz. Hiçbir anne baba, çocuğunun zihinsel engelli olmasını istemez. Fakat
unutulmamalı ki şu anda çocuğunuz sizin kendisini kabullenmesine ve ona
yardımcı olmanıza ihtiyacı vardır. Bunu ertelemeniz, sorunu ortadan
kaldırmadığı gibi çocuğunuza ileriki zamanlarda otizmi kabullenmek için
kaybettiğiniz zaman için üzüntü duyabilirsiniz. Böyle bir durumda hiç vakit
kaybetmeyin.

Otistik bir çocuğa ne kadar erken yaşta teşhis koyulur ve ihtiyaçları
olan özel eğitime ne kadar çabuk alınırsa, yaşam becerilerine kavuşma şansları
o kadar fazlalaşır. Bu nedenler hemen bugün harekete geçmeniz gerekiyor. Otizmi
tanımadan çocuğunuz tanıyamazsınız. Otizmin ne olduğunu ve otistik bir çocuğun
özelliklerini ister ailede olsun olmasın öğrenin.

 Yakınlarınıza, komşularınıza, arkadaşlarınıza…
Çocuğunuzun otistik olduğunu söylemekten çekinmeyin. Aksine onlara çocuğunuzun
içinde bulunduğu özel durumu ve onun ihtiyaçlarını, beklentilerini hemen
anlatın. Bu tutum çevreniz ile olan sosyal ilişkilerinizde ki gereksiz
çekingenliklerden kurtulmanızı ve ilişkilerinizi bu yeni yaşama göre
ayarlamanızda onların size yardımcı olmasınız sağlayacaktır. Zaten hayatınızda
bu gelişmeyi anlattığınız zaman bazı kişilerin size olan tutumlarının olumsuz
yönde değişebileceğini düşünüp çekiniyorsanız yanılıyorsunuz. Unutmayın ki bu
kişiler zaten hiçbir zaman sizin dostunuz değiller.

Çocuğunuzu toplumdan soyutlamayın. Toplum
bireylerden oluşur. Bu bireyler özürlü de olabilirler, normal de. Çocuğunuzu
toplumdan uzak tutmayın. Onunla tıpkı diğer anne babalar gibi oynayın, gezin,
eğlenin. Çocuğunuzun bunlara ihtiyacı var. Eğer insanların tepkilerinden
çekiniyorsanız… Sakın çekinmeyin. Çünkü bu toplumda yaşayan birisinin özürlü
bir kişiden rahatsız olduğunu belirtmesi içinde yaşadığı toplumu reddetmesi
anlamına gelir. Unutmayın bu kişilerin de tarafınızdan eğitilmeye ihtiyaçları
vardır. Bu da sizin için toplumsal bir görevdir unutmayın. Çocuğunuza hem özel
hem de normal davranın. Çünkü otistik bir çocuğun dünyayı algılama şekli diğer
çocuklardan farklı olduğu için dolayısıyla sizden özel bir yaklaşım beklerler.
Ancak göz ardı etmememiz gereken durum çocuğunuza normal davranışlarınızı da
göstermeyi ihmal etmemenizdir. Çocuğunuz otistik olsa da ona aferin demeniz,
başını okşamanız yâda hayır deyip kızdığınız da sizin tepkilerinizi
algılayabilir. O konuşmasa da siz onunla konuşun, oynayın, gülün… Bugün olmasa
yarın, birkaç gün, bir hafta veya birkaç ay sonra ondan tepki alabilirsiniz.
Eğer istemediğiniz şey veya şeyleri yapıyorsa kızabilirsiniz. Sevginizi de
göstermek için ona güzel şeyler söyleyebilirsiniz. Kısaca ona normal birey gibi
davranın. O normalin ne olduğunu ancak bu şekilde anlayabilir.

Peki, neler yapılabilir
derseniz bunlar dışında

Ülkemizde Otizm teşhisi koyulan  bir çocuğun özel eğitim amacı ile
devam edebileceği yerler Sosyal Hizmet Kurumu ve Milli Eğitim Bakanlığının izni
ile açılan, Özel Eğitim Kurumlarıdır.

Otistik çocukların tedavisine yönelik henüz geçerliliği tam olarak
onaylanmamış onlarca hipotez var ki: ancak yapılan denemelerde çocukların bir
kısmında birtakım gelişmelere neden olduğu düşünülen uygulamalar bulunmaktadır.
Bunların hepsi otizm konusunda yürütülen yoğun çalışmaların henüz bitmemiş,
geçerliliği bilimsel çevreler tarafından kesin olarak onaylanmamış taslaklardır.
Bu çalışmaları yürütenler bunların henüz geçerliliği tam olarak kanıtlanmamış
birer hipotez olduğunu kendileri de belirtmektedirler.

Çaresi kalınan her durumda biz aileler
genelde Hocalar, Üfürükçüler ve benzeri umut kapısı olduğu düşünülen kişilere
başvuruyoruz. İşte otizmde bunlardan biridir. Keşke işimiz bu kadar kolay
olsaydı. Ama kolay değil! Bu tür uygulamalar yasal olmadığı gibi sizin için de
çözüm değil. Sadece para ve zaman kaybıdır.

Otizm de ilaç kullanımı ve diğer tedavi önerileri/yöntemleri

Otizmi tedavi eden bir ilaç yoktur. Ancak
çocuğun hiperaktivitesini azaltmaya yardımcı olan, algısını düzenleyen v.b. yan
işlevler için bazı ilaçlar kullanılmaktadır. Doktorunuz tarafından size reçete
ile verilmeyen hiçbir ilacı tavsiye üzerine yâda kulaktan duyma bilgilerle
kullanmayın. Bu ilacın kullanımı önceden bazı testlerden ve tahlillerden
geçtiğini ve tahlillerin yapılması gerekiyorsa bunları yaptırmadan ilacı
kullanmayınız.

Otistik çocuklarda sindirim sistemlerinin glüten, kazein gibi bazı
maddeleri sindiremedikleri ve bu maddeleri içeren gıdaları yediklerinde,
otistik belirtilerin arttığı bilimin şu anda üzerinde yoğun olarak çalıştığı
bir hipotezdir. Bu hipoteze yönelik bir diyet uygulamaya kalkışmadan önce
doktorunuza danışın. Çocuğunuzun hangi gıdalara karşı intolare olduğunu ortaya
çıkartan testleri yaptırmadan bir diyete kalkışmayın (testler konusunda
derneğimize danışabilirsiniz). Diyeti
uygulayacağınız zaman bu diyeti mutlaka yetkili bir doktorun, diyetisyenin
hazırlaması gerekir. Siz kendinize göre diyet hazırlamayın.

Tüm otistik ailelere ve yakın
çevresindeki bireylerden bu çocuklarımıza destek olmak ve onların geleceği için
el ele vermeyi umut ediyorum.

Ali
KUTAY / Eğitimci-Şair-Yazar




Işık Güçlerinin Yükselişi -4

Elektrik borcu geldiğinde ödemek için
idareye gittim. 100 lira eksik çıktı. Ben de taksitlendirin dedim. Normalde üç
ay taksit yapmaları gerekirken AYNI GÜÇLERİN

ADAMLARI. Yapmadılar. Elektriği
ödeyeceğim sırada daha önce bende çalışan bir elemanın ve birilerinin odaları işgal
edeceğini öğrendim. Bu şartlarda elektriğin kesik olması daha iyiydi. Zaten
param da yeterli değildi. O yüzden de yatıramadım. Su motoru bu arada Karanlık
güçlerce ikna edilip taraf değiştiren elemanım tarafından kırılıp parçalandı.
Kampa ait su kuyumuzun elektriği, elektrik sistemi yeniden değiştirilecek diye
kesildi.

İş dışında belli yerlerde toplanıp
planlamalar yapan bu karanlık güçler büyük çıkar gruplarının adamlarıydı. Daha
sonra bunları yakalattım. Üç ay içeride yattılar. Fakat sonra olayı bir çek
olayına bağlayıp, yağma, tehdit, vb. gibi suçlardan kurtuldular. O dönemlerde
kendimi Vurun Kahpeye Filmindeki gibi hissetmiştim.

KIRMIZILI KADIN HAYALİNDEKİ HESAPLAŞMASINA
DEVAM EDEREK; Peki

Neden kadınlar, insanlar size saldırsın
ki?

Burası yıllarca belli güçlerin elinde
bulunmuş bir yer. Kampın konumu nedeniyle, etrafına yerleşen kesim kendini
güçlü görüyor. Bir de işin içinde Devlet var. Devlet personelinden bazıları bu
karanlık kesimin işlerini yapıyor. Bunlardan bir grup şu an içerde. Devletin ihaleleri
veya kamu politikaları onların umurunda değil. Biz her halükarda istediğimizi alırız
diye düşüneniler. Buraya kim gelirse gelsin açık ve gizli baskılarla mal
varlıkları yok ediliyor. Bu kadınlar güçlü dedikleri gücün yanında ve kendi
çıkarlarının peşinde kolay yoldan para kazanmanın peşinde. Ayrıca 1980’li
yıllardan başlayan bölge işgalinde hep birlikte hareket edilen grubun içinde
olanlarda var. Burada güç PARA.

KIRMIZILI KADIN. AYNADAKİ YANSIMASINDA;

Sizin direneceğinizi düşünmemişler?

Evet, olabilir… Bazıları gelip gururla
zamanında biz buradan adam kaçırarak şu kadar

Para kazandık diye anlatırlardı. Ne oldu,
son Suriye göçünde? İnsanlar, bebekler ölmeye, boğulmaya başladı. Kontrolsüz
gücün başa açacağı dertler çok fazladır. Yasaları ve devletin imkânlarını kendi
çıkarları için kullanılmasına izin verenler sonuçlarından da mesuldür.

KIRMIZILI KADIN AYNADAKİ HAYALİYLE BÜTÜNLEŞMEDE;
; Anladığım

Kadarıyla romanınız elektriksiz bir
ortamda, yeşil cennetin içindeki karanlıkları

Aydınlatmaya çalışmış?

Evet. Ben bu romanı kahve köşelerinde
yazdım. Küçücük bir bilgisayarım vardı. Şartlar nedeniyle onu da zar zor aldım.
Hem telefon hem de bilgisayarı, rica minnet şarja takar, başımı eğer, yazmaya
çalışırdım. Lemurya Köyündeki Toplu İşgal nedeniyle herkes benimle konuşmaktan
çekinirdi. Lakin Gizli gizli davetler göndermeyi de ihmal etmezlerdi. HER ŞEKİL
DAVET. Anlayın artık. 

KIRMIZILI KADIN AYNADAKİ HAYALİNE SORDU; ;
Sizi çok üzmüşler. Kitapta

Daha ayrıntılı olaylar yazıyor. Bu çağda
bir kadının karanlık bir ormanda susuz ve elektriksiz bırakılması gerçekten
korkunç bir durum. İnşallah yasa da gereğini yapar.

Yasa mı? ON YEDİ ADET TARAFIMA YAPILAN
SALDIRIYI, TACİZİ YOK SAYDILAR. O çevreciler, doğayı koruyanlar, bu zor
koşullarda yaşayan bir kadına neden sahip çıkmadılar? Yıllarca işgal ederek
yaşadıkları yerlerde kendi hegemonyalarını kuran insanlar, bir kadına bu
eziyeti, cefayı neden layık gördüler? Benimki bir namus ve inanç meselesiydi.
Saldıranlarınki ise ahlaki sınırların dışında harama alışmış, güçleriyle her türlü
karanlığı yaymaya çalışanların işiydi. Gazeteler, basın neredeydi? Kapılarında
beklediğim, televizyon kanalları neredeydi? Karanlıkta bir ormanda bu kadın
neden yaşıyor. Neden elektriği, suyu kesildi, neden. Neden kimse yoktu? Neden
on beş yıl ve hala süreç bitmedi. Mahkemeler karar vermiyor. Neden?

KIRMIZILI KADIN AYNAYA BAKTI. GÜLEN ELA GÖZLERİNE BİRAZ DAHA SEVGİYLE YANAŞTI. KARANLIĞIN AYDINLIĞI BEN OLACAĞIM, DOSTLUĞUMU, SEVGİMİ, HAYALLERİMİ ALSANIZ BİLE, YİNEDE HAYATIN TÜM ZORLUKLARINDA HEM SİZİN HEMDE KENDİM İÇİN ALTIN IŞIK SAÇAN OLACAĞIM. ASLA SİZİN GİBİ OLMAYACAĞIM, BİR BEN OLARAK; YAŞAM ÇİCEKLERİNİN O YÜCE RUHANİ IŞIĞINDA PAYLAŞIMLARLA. SEVGİYLE. IŞIK OLACAĞIM. Karanlık MER-KA-BA’ lalda oluşturulan ATEŞ ÇEMBERİ IŞIĞINDA ALTIN IŞIK SAÇAN YÜREKLERDE SEVGİYLE buluşup AYDINLIKLARIN ışığını saçacağız.

Araştırmacı Yazar: Gülay KARAOĞLU 07.10.19 Editör: Billur T.




Engelli Yaşama Merhaba

Engelli Yaşama Merhaba

Varlığın simgesi adına gelmiş
yeni nesiller imgeler ve reformlar…

Biz insanların her zaman değerli olduklarını belirtmek
yerine gizil olan engellerini saklamaktayız. Engelli olmak saklanmak olmamalı.
Engelli vatandaşlarımızı gizlemek, odalara hapsetmek, zincirle bağlamak
olmamalı. Engelli kardeşlerimize, ablalarımıza, ağabeylerimize sahip çıkılmalı.
Bunlara her geçen gün engelli vatandaşlarımızın eklenmesi ve bunların
gizlendikleri yerlerden alınması gerek. Engellilerimizin biz vatandaşlar için
önem arz ettiğini belirtmek isterim.

Engelli vatandaşlarımızın sevgiye
ve saygıya ihtiyaçları olduğunu bilmek gerek. Deli, sandığımız engelli
çocuklarımızı dışarı çıkarmaktan aciz olduğumuz dönemlerde çocuklarımız kendi
kimliklerini algılayamamaktadır. Zoraki evde tutulan, yeri geldikçe dövülen
çocuklarımız için çözüm bulamadığımız dönemlerde kendi eksikliklerimizin de
farkında değiliz. Kendi eksikliğimizin olduğunu düşünerekten gerek gezmemizden
gerek eve gelen misafirlerden uzak tuttuğumuz engelli çocuklarımızın farklı
bahanelerle başka odalara götürmek ya da gelenlere göstermemekle aslında asıl
engelli biziz.

Biz bu engelleri aşmadığımız
sürece önümüze çıkan engel sadece çocuğumuz olmayacak. Engeller zamanla kendini
yenileyerek çoğalacaktır. Bu engellerin önüne geçmek için çıkan Kanun ve açılan
Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezleri ve daha daha farklı eğitim amaçlı
açılmış olan eğitim yerlerine rağmen biz duyarsız vatandaşlar ve veli olarak
hala engelleri kaldırmadık ve kaldırma zahmetinde de bulunmadık. Engelli çocuk
ve yakınlarımızın bu imkânlardan yaralanmaları için neler yapılmalı, nasıl
yaklaşılmalı…

a-Aile
bilinçlendirilmeli b-Çevre bilinçlendirilmeli c-Toplum
bilinçlendirilmeli

Aile bilinçlendirilmeli; Genel anlamda aile ile görüşmeler yapılırken yaklaşımlar
sert olmanın dışında aile ile empati kurulmalıdır. Aile tepkisi ve bakış açısı
ele alınmalı ki engel ve/veya engeller çözüme ulaşılabilsin. Özel Eğitimlerin
ne amaçlı nasıl oluşturuldukları belirtilmeli. Haklarının ve sorumluluklarının
bilincine varılmalı. Ev ortamında ki engelleri aşalım artık. Aile gerekirse
psikolog ortamına götürülmeli, değerlendirilmeli ve engelli vatandaşlarımızın
gerekli eğitimlerce önemi fark edilmeli.

Aile gerekli ortam ve güveni
kendinde bulmalı. Engelinin aşabilecek ve oluşturabilecek olumlu/olumsuz
sonuçları bilmeli. Sonuçlar neticesinde bakış açısında gerekli değişiklikler
fark edildikten sonra aile engeli ve çevre engeli ortadan kalktıktan sonra
duruma müdahale edilip o şekilde engelli vatandaşımızın öngörülen eğitim
ortamına sokulması gerektiğinin farkında lığına ulaşması bilincine
varılmalıdır.

Aile ve çevre arasındaki engel
ortadan kalktıktan sonra engelli vatandaşın kendini fark etmesi için imkânlar
yaratılmalı, gerekli imkanlar sağlanmalı, gerek evde, çevrede ve /veya eğitim
ortamında. Burada aileye, çevreye ve özel eğitimlere büyük işler düşmektedir.
Artık engelli vatandaşımızın yeni bir ortama farklı bir dünyaya gelmesi gibi
kendi hareketlerini normal karşılamalı nasıl ki biz normal insanlar dahi farklı
bir ortama girdiğimizde bile karşımızdakilerin bakış açılarından rahatsız
oluyorsak onlarda ( engelli ) farklılık gösterirler. Engel sadece toplumsal
veya sosyal değil Zihin Engelli, Fizik Engelli, İşitme engelli, Zihin ve Beden
Engelli, İşitme ve Beden Engelli, İşitme ve Zihin Engelli, Zihin Engelli, Beden
ve İşitme Engelli olanlar dahi var.

            Bugün toplumumuzun bazı kesimlerinde
hala engelli çocuğa sahip olmaktan dolayı aile toplumun içinde rahat
davranamamakta, engelli çocuğun eğitilebilmesi mümkün değilmiş gibi
görmektedirler. Engelli çocuklar aileye büyük sorunlar ve yükümlülükler
getirmesine karşın kendi haline bırakılmakta ve bu sorun genelde toplumun bir
sorunu haline dönüşmektedir.

Toplumsal bir varlık olarak,
birey ve toplum, toplumdan beklentiler, toplumdaki rollere ilişkin yeni bir
sosyalizasyon süreci yaşanır; toplumda farklı özelliği olan çocuk ve bireylere
karşı tutumların değişmesi, ailelere ve çocuklara dönük hizmetlerin
oluşturulması yönünde de yoğun bir çaba gösterilmeye başlanmalıdır.

Ali KUTAY / Eğitimci -Şair-Yazar